Translate

Sen de İzle!

Kurtarma Operasyonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kurtarma Operasyonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2011 Pazartesi

Kurtarma Operasyonu - Gordon R. Dickonson (Kısa Öykü)

Kurtarma Operasyonu - Gordon R. Dickonson (Kısa Öykü) Kurtarma Operasyonu

"Şuraya bak Archie," dedi Jim Timberlake hücrenin kalın parmaklıkları arasından gözünü uydurarak, "Şimdi de büyücü geliyor." Archie Swenson baktı. Esmer, zayıf, içine kapanık biriydi, ve şu anda her zamankinden daha kederli görünüyordu. "Bu adamın suratındaki ifadeyi hiç beğenmiyorum," dedi bir felaket haberi verircesine.

İki adam çeviri cihazlarını hazırladılar, mikrofonu boğazlarına, kulaklığı da kulaklarına taktılar ve iri yarı yeşil derili muhafızın kenara çekilip kapıyı açarak şamanın girmesi için yol vermesini izlediler. Büyücü, zayıf, yaşlılıktan derisinin yeşil rengi solmuş ama hâlâ güçlü kuvvetli olduğu anlaşılan bir adamdı. Bilekliğinde kocaman bir hançer saplıydı, bir elinde bir hayvanın idrar kesesini tutuyordu, saçlarına bağladığı ipin ucunda çeşitli boylarda kemikler asılıydı. Bunlardan başka bir süsü yoktu, sarkmaya başlamış göbeğiyle şirin biri olduğu bile söylenebilirdi.

Neşe içinde fakat homurtular ve iniltiler şeklinde söylediği "Selam size şeytanlar," sözleri çeviri cihazları tarafından anında çevrildi.

"Sana kaç defa söyleyeceğiz," dedi Timberlake, güneşten yanmış, hatta şu anda da kırmızı duran dört köşe suratını ona çevirerek. "Biz şeytan falan değiliz, salak. Biz de tıpkı sizler gibi insanız. Aynı soydan geliyoruz.
Sadece sizin atalarınız bu gezegende unutuldu ve buraya uyum sağlayacak kadar uzun bir süre burada yaşamak zorunda kaldı..."

Şaman, elindeki idrar torbasını onlara doğru sallayıp, "Tabii, sevgili dostum, elbette, elbette," diyerek bu sözleri geçiştirdi. "Sözlerinden en ufak bir şüphe duymuyorum. Ama sizlerle tamamen aynı fikirde olmamın burada ne
büyük bir hayal kırıklığı yaratacağını tahmin edemezsiniz. Hem sonra, Roma'da bir gün içinde yaratılmadı, öyle değil mi?"

"Roma'yı bildiğini itiraf ediyorsun bak!" diye bağırdı Timberlake.

"En kutsal efsanelerimizden biridir," dedi şaman ve ekledi: "Konumuza dönelim..."

Timberlake, bozguna uğramış bir halde omuzlarını düşürdü, uzun boyunun yanısıra Swenson'daki adalelere sahip olmayı diledi içinden, çeviri cihazının sesini sonuna kadar açtı.

"SİZDEN BİZİ SERBEST BIRAKMANIZI TALEP EDİYORUZ! HEM DE HEMEN!"

"Şu işe bakın." dedi şaman büyük bir hayranlıkla. "Bir gün bu aleti nasıl bu kadar mükemmel bir şekilde kullanabildiğimizi bana da göstermenizi istiyorum. Artık burada hanginiz kalmışsanız..."

"Ne demek, hanginiz kalmışsanız?" Swenson telaşla sordu.
"Eh. meclisimiz nihayet hakkınızda bir karara vardı..."
"Tabii sizin de ısrarlarınızla." diye kükredi Timberlake.

"Toplantı sırasında sesimin pek fazla duyulmadığına sizi temin ederim... Zaten bu karan almamız, siz iki şeytanın uzay gemilerinizle buraya indiğiniz andan beri bekleniyordu. Başka şeytanları kurtarmaya geldiğinizi söylemiştiniz. Ve şimdi bu sorun meclisimizde iyice tartışıldı, üzerinde çok kafa patlattığımızı itiraf etmeliyim, başka şeytanların öfkesini üzerimize çekmemek için gitmenize izin mi verecektik, yoksa topraklarımıza saldırmak niyetinde olan diğer şeytanlara da bir ders olsun diye ikinize birden pişirecek miydik?"

Swenson yutkundu.

"Meseleyi enine boyuna tartışmayı isteyen meclisimiz sonunda Hazreti Süleyman'ı bile kıskandıracak kadar adil bir karara vardı. Uzun sözün kısası: Biriniz serbest bırakılacak, diğeriniz ise dolunay çıktığı gece pişirilecek."
Swenson bu kez yutkunamadı bile. Felç olmuş gibiydi. Yutkunma sırası Timberlake'indi. "Pekiyi... hangimiz serbest kalacak?"
Şaman idrar kesesini şöyle bir döndürüp Swenson'a doğrulttu. "Iggle..." dedi.

Swenson dizlerinin üstüne çöktü.

Şaman, "Biggle," diyerek keseyi Timberlake'e doğrulttu bu kez de. Timberlake çılgın gibi cihazın düğmelerini kurcalıyordu. Şamanın söylediklerinin hiçbir anlamı yoktu herhalde, çünkü cihaz sözcüğü çevirmiyordu.

"Tiggle rawg..." şaman her sözcükte keseyi, bir Swenson'a, bir Timberlake'e uzatıyordu." Jaby oogi siggle blawg. Ibber jobi naber sawg... Ve, sen kaldın!" Kese Swenson'u işaret ediyordu. Swenson'ın rengi bembeyaz oluverdi. "Gözün aydın," dedi şaman Timberlake'e, "Anlaşılan, çıktığınız görevi tamamlamak sana düşüyor. Aradığın iki şeytan buradan yürüyerek yarım günlük mesafede. Vadide dümdüz git, kırmızı dağa geldiğinde sağa sap."

Şamanın işareti üzerine iki muhafız gelip Swenson'ı sürükleye sürükleye dışarı çıkardı.

"Bekleyin!" diye haykırdı Timberlake, aklına viran haldeki gemisinin kontrol odasındaki tüfekler gelmişti. "Gemime gidip bir şey almam gerekiyor..."

"Ah hayır olmaz," dedi şaman, "Bizim ilkel olduğumuzu düşünebilirsiniz, ama o kadar da saf zannetmeyin artık. Bu işi hiçbir yardım almadan başarman gerekiyor, şeytan. Yo, yo, hayır, dövüşmenin bir yararı olmaz. Muhafızlar, belki kafasına bir yumruk indirirseniz onu sınıra kadar daha rahat taşıyabilirsiniz."

Yarım saat kadar sonra Timberlake bir kayanın üzerine oturmuş yemyeşil vadiyi ve az önce kovulduğu köyün sınırını oluşturan çiti seyrediyordu. Kaskının içindeki teçhizatı kontrol etti neyse ki muhafızın darbesinden sonra herhangi bir hasar görmemişti. Büyük bir dikkatle üzerindeki radyo vericisini gözden geçirdi.
Boğazındaki mikrofona bastırarak, "Swenson? Archie?" diye seslendi. "Archie beni duyuyor musun?" Derinlerden, ümitsiz bir ses yankılandı: "Seni duyabiliyorum."

"Neşelen..." diye başladı sözlerine, kulaklıktan çıkarıp kolu mesafesinde tuttu, sesin giderek zayıfladığını görünce yeniden takmak zorunda kaldı. "Archie," dedi. arkadaşının gönlünü almak istiyordu "Bu kadar üzgün olduğun için seni suçlamıyorum, ama..."
"Üzgün mü! " Kulaklıklar zangırdadı."Pişirip yiyecekler beni!!!" "Yiyecekler mi?"
"Evet, patates gibi yağda kızarttıktan sonra. Timberlake. seni sıçan suratlı herif, hepsi senin yüzünden. Sen sebep oldun..."

"Hayır, hayır," diye bağırdı Timberlake. "Archie senin çıkman tamamen bir talihsizlikti. Bilirsin, ini inini dosi... "

"Neden bahsettiğimi pekala biliyorsun. İndiğimiz zaman sana silahları yanımıza alalım demiştim. Ama sen istemedin. Hayır, dedin, göstergelerin insanlık tarihinden haberdar olduklarını ve galaktik gelişimi bildiklerini gösterdiğini söyledin..."

"Biliyorlar. Ama inanmıyorlar, o başka mesele."


"O kadarla da kalmıyor. Bütün bunlar en başından beri senin fikrindi. Eğer kendi işimize bakıp Drachmae VII'deki olayları rapor etseydik hiçbir şey olmayacaktı. Ama sen tuttun, o yardım çağrısına cevap verdin. Yardım çağrısıymış! Bahse girerim hepsi tuzaktı. 'İmdat! İmdat! İki annenin feryadına kulak verin! Çocuklarımızı kurtarın!' diye mesaj mı olurmuş?"

"Archie!" dedi Timberlake ayıpladığını belli edercesine. "Darda kalan insanlara merhametin yok mu senin?"

"Bak bunu beğendim!" Kulaklıklar yine zangırdadı. "Söyleyene de bakın! Ben burada kızartılmayı bekleyeyim, sen orada kuşlar gibi dolaş, iki çocuğu kurtarıp evlerine götür, yüklüce bir ödül kap, krallar gibi yaşa, ondan sonra da orada burada dolaşıp merhametten bahset! Çok güzel!"

Timberlake yüreği parçalanarak aleti kapadı. Halen gönderilmekte olan S.O.S. çağrısını buldu. Gösterge iğnesinin ucu belirli bir noktada sabit kaldı, vadinin hemen aşağısında bir yeri gösteriyordu. Demek yaşlı şaman doğru söylemişti. Ha, evet, yarım günlük bir mesafe.

Timberlake yürüdü.

Dümdüz bir hat üzerinde yürüdüğü müddetçe işi kolaydı. Antiloba benzeyen sürülerin otladığı, yeşilliğin göz alabildiğine uzayıp gittiği vadi Dünya'daki evinin ön bahçesini hatırlatmıştı ona. Ama kırmızı dağın eleğine yaklaştığında kafası karıştı. İnsan bir dağdan nasıl sağa dönebilirdi? Yani ya dağa gelmeden sağa dönülür, ya da dağı geçip gittikten sonra... Timberlake yavaşladı, iyice şaşırmıştı.

Ne var ki tam dağın eteğine geldiğinde yere sapladığı mızrağına yaslanıp tam aksi istikameti gözlemekte olan yeşil derili bir yerli gördü. Timberlake durakladı, koşup üstüne saldırmak geçti aklından; ama yeşil yaratık kıpırdamayınca şamanın kendisini serbest bıraktığına göre herhangi bir tehlike içinde olmaması gerektiğini düşünerek saldırmaktan vazgeçti. İhtiyati elden bırakmadan yerliye yaklaştı.

"Ehm... merhaba." dedi yerliye.

"Iggle beni korusun!" Yerli birdenbire dalmış olduğu derin düşüncelerden sıyrılmış, onu tanımış ve ürkerek bir adım geri kaçmıştı. Rengi bir anda soluk limon şansına dönüşmüştü. "Hayal kuruyordum ve yanıma böyle sessizce sokulduğunu fark etmedim. Bana bir kötülük yapmayı aklından bile geçirmesen iyi olur, şeytan. Yanımda büyükbabamın sol elinin serçe parmağının kemiği var."

"Sana bir zarar verecek değilim," dedi Timberlake. "Sadece buralarda bir yerlerde yaşayan iki genç şeytanı arıyorum."

"Ha, şu genç şeytanları mı?" diye sordu şüpheyle yerli. "Bir tanesi yeterince küçük, ama öbürü meclis kulübesi kadar büyük. İstediğin gerçekten sadece bu mu, Şeytan? Yolu tarif etmemi mi istiyorsun?"

"Hepsi o kadar," dedi Timberlake.

"Pekala öyleyse... Buradan sağa dön ve şu küçük dereyi takip et. Küçük bir vadi göreceksin. Fark etmemen imkânsız. Artık bana izin verirsen gidip şurada xerlerden birkaçını yakalayayım, akşama yiyeceğiz de. Elveda." Yerli, aceleyle yanından uzaklaştı.

Timberlake, arkasından bakarken pişmanlık içinde başına vurdu. Gitmesine izin verdiğine göre adamın peşine takılmak için aklı başında bir mazeret bulması gerekiyordu. Onu rehin mi alsaydı, yoksa gidip mızrağım mı kapsaydı, ama iş işten geçmişti artık. Timberlake döndü ve dere yatağını izleyerek dağın hafif eğimi boyunca tırmanmaya başladı.

Tırmanırken bir yandan da kafasında binbir türlü plan kuruyordu. Dolunay... Ne zamandı acaba? Önceki gece ya da indikleri gece gökyüzüne bakmadığına pişman oldu, ama bunu nereden akıl edecekti ki, daha önce başına böyle bir şey hiç gelmemişti. İki gece arka arkaya ay doğmuştu. Ama şekli nasıldı? Karmakarışık kafası cevap verecek durumda değildi.

Eh, dolunaya birkaç günden az bir zaman kalmış olsa bile. durumları o kadar da ümitsiz sayılmazdı. Aldıkları o S.O.S. sinyaline bakılırsa düşen uzay gemisi -türü ne olursa olsun- çok da kötü bir durumda değildi demek. Sonra, bu tür bir uzay gemisinde mutlaka silah da olurdu. Alev silahına denk bir silah bulabilse köye geri döner, Swenson'ı kurtarabilirdi. Ortağını arayıp haber vermek geçti aklından ama, Swenson'ın az önce söylediklerinden ne


kadar kırıldığını hatırladı. Eski dostu Archie hâlâ tanıyamamıştı onu. Madem kendisine bu kadar az güveniyordu, bırakacaktı o hücrede biraz daha ter döksün. Bu ona iyi bir ders olur, dostuna güvenmeyi öğretirdi.

Ağaçlık bir bölgeye gelmişti. Yokuş giderek dikleştiği için nefes nefese kalmıştı, biraz durup dinlendi. Öğle vakti serbest bırakılmıştı, ama şimdi gölgesine baktığında saatin bir hayli ilerlediğini fark etti. Akşam olmak üzeredeydi. Yanı başında yükselen duvarı tuta tuta yürüyerek hızını arttırdı. Dere kenarı da giderek taşlık bir zemin halini almaya başlamıştı. Ağaçlardan dökülen ve çam pürünü andıran küçük dallar yeri bir halı gibi örtmüştü. Sonunda bir şelalenin döküldüğü küçük bir uçurumun kenarına vardı.

Son bir gayretle uçurumu tırmandı ve kendini dimdik yükselen bir vadide buldu. Derenin küçük bir gölden doğduğunu gördü. Gölün çevresinde çayırlık bir arazi ve bu arazinin tam ortasında da taştan örülmüş küçük fakat şirin bir ev vardı. Evin bir yanında yeni kesilmiş çam ağaçlan istiflenmişti, hemen yanında da Timberlake'in daha önce hiç görmediği değişik bir dizaynı olan bir uzay gemisi duruyordu.

Uzay gemisinin dağa çarptığı anlaşılıyordu. Neredeyse tamamen hurdahaş olmuştu.

Timberlake güçlükle yutkunup, hemen yanı başındaki bir kayaya oturdu. Hasar görmüş bir gemi görmeyi bekliyordu, bir gemi enkazıyla karşılaşabileceğini de hesaplamıştı ama karşısında parçalarına ayrılmış bir gemi bulacağını hiç ummamıştı. Eğer gemi bu kadar berbat bir haldeyse, mesajda sözü edilen çocuklar bu kazadan nasıl sağ çıkabilmişti acaba?

Dizleri titriyordu, güçlükle ayağa kalkıp çayırlığın tam ortasındaki küçük taş eve doğru yürüdü, kendisine en yakın olan o evdi çünkü. Evin inşası takdir edilmeye değerdi, taşlar grimsi mor renkli bir tür çimentoyla örülmüştü. Pencerelerinde cam yoksa da güzel perdeler takılmıştı. Kapısındaki desenler el oymasına benziyordu, damdaki küçük bacadan incecik duman sızıyordu.

Timberlake biraz çekinerek kapıyı çaldı.

Çeviri cihazından duyulan tiz, yüksek bir ses, "İçeri girin," diye seslendi. Timberlake kapıyı açtı, başını uzatıp içeri baktı ve girdi.

Yüzüklerin Efendisi-İki Kule: Kitap ile Film Arasındaki Farklar

Yüzüklerin Efendisi serisi ile ilgili yazılarıma devam ediyorum. Bir önceki  yazımda  Yüzük Kardeşliği için film ve kitap arasındaki sıra fa...